Ana sayfa Haberler Karbon Kilitl...

Karbon Kilitlenmesi Nedir? Türkiye Bundan Nasıl Kurtulabilir?

ÜMİT ŞAHİN
KARBON KİLİTLENMESİ (CARBON LOCK-IN) RAPORU
YÖNETİCİ ÖZETİ

100.000 TL Paranız Olsa Nasıl Yatırım Yapardınız? Sanal Para ile Deneyin!

Paris Anlaşması, iklim değişikliğiyle mücadele için küresel sıcaklık artışını 2 derecenin çok altında, hatta 1,5 derecede sınırlama hedefine ulaşmayı öngörmektedir. Bu hedefin gerçekleşmesi için 2050 yılına kadar karbon emisyonlarının büyük ölçüde düşürülmesi ve yüzyılın ikinci yarısında net emisyonların sıfırlanması gerekiyor. Dünya ekonomisinin karbonsuzlaşması da küresel emisyonların en önemli kaynağı olan enerji sektörü başta olmak üzere ekonominin her alanında düşük karbonlu sistemlere geçilmesi anlamına geliyor. Bu geçiş iklim değişikliğiyle mücadele kadar, fosil yakıtların neden olduğu sağlık etkileri ve doğa yıkımı gibi toplumsal ve ekolojik maliyetlerin azaltılması ve ekonomik gelişmenin sağlanması için de zorunlu.

Yaşanan dönüşümün yavaş ve sancılı olması, ekonomide paradigma değişimi anlamına gelen geçişler için sadece alternatif teknolojilerin varlığının ve uygulanabilirliğinin yeterli olmadığına dair canlı bir örnektir. Geçiş için gerekli yeni teknolojileri geliştiren ülkelerin en önemlisi olan ABD başta olmak üzere bu geçişe karşı büyük bir ısrarla direnen çok sayıda ülke bulunuyor. Zira sosyo-teknik bir sistemde geçişin mümkün olması için çeşitli boyutlarıyla politika da en az teknoloji ve ekonomi kadar büyük önem taşıyor. Başta politikanın ekonomik dinamiklere etkisi ve müdahalesi (yasalar, düzenlemeler, vergiler, teşvikler, vb.) olmak üzere, güç ilişkileri, özel çıkarlar, tüketici davranışları, yaşam biçimleri, yerleşik inanç ve kanaatler, egemen kurumsal yapıların, uzmanların ve bürokrasinin etkisi gibi değiştirilmesi kolay olmayan faktörler geçişi yavaşlatabiliyor, hatta durdurabiliyor.

Bütün küresel geçiş eğilimine rağmen mevcut fosil yakıtlara dayalı ekonomik sistemin içinde takılı kalmak, hatta eski sistemi küresel yönelimin aksi yönünde güçlendirmeye çalışmak konunun incelenmesi gereken önemli bir boyutunu oluşturuyor. Literatürde patikaya bağımlılık da denen bir durumun iklim ve enerji politikalarında ortaya çıkmasına karbon kilitlenmesi (carbon lock-in) adı veriliyor. Yüksek karbonlu ekonomik gelişme patikasına bağımlı olan ülkeler belli dinamiklerle bu bağımlılıktan kurtulamadıkları gibi kilitlenmeyi artırabiliyorlar.

Türkiye, enerji ihtiyacının dörtte üçünden fazlasını fosil yakıtlardan karşılayan, elektrik üretiminden, ulaşım ve ısınmaya kadar her alanda fosil yakıtlara dayalı bir ekonomiye ve gelişme patikasına bağımlı bir ülkedir. Öte yandan Türkiye hem tarihsel olarak elektrik üretimine barajlar kurarak başlamış, su, rüzgâr ve güneş gibi yenilenebilir kaynaklardan zengin bir ülke olduğu, hem fosil yakıt zengini olmadığı, hem de yeni enerji altyapısı kurma ihtiyacı yerleşmiş sanayi ülkelerinden daha fazla olduğu için karbon kilitlenmesinden kurtulması nispeten kolay bir ülke olarak değerlendirilebilir. Buna rağmen elektrikte kömürün payının, ulaşımda petrol bağımlılığının artırılması için geliştirilen politikalar düşük karbonlu ekonomiye geçişin tersi yöndeki dinamiklerin hâlâ baskın olduğunu göstermektedir.

Türkiye’nin karbon kilitlenmesinden çıkamamasının nedenlerini araştırırken, Avrupa’da Türkiye’ye ve birbirlerine bir ölçüye kadar da olsa benzeyen iki önemli ülkenin, birbirlerinden oldukça ayrı yollar izlemeleri olgusu, karşılaştırmalı bir analizin anlamlı olabileceğini düşündürmektedir. Büyük bir sanayi ülkesi olmasına rağmen düşük karbonlu enerji sistemine geçişin öncülerinden biri haline gelen Almanya’nın durumuyla, enerji sistemi büyük ölçüde kömüre bağımlı olan ve bu bağımlılığını kararlı biçimde sürdüren Polonya’nın durumu hem birbirleriyle hem de Türkiye’yle karşılaştırıldığında, geçiş dinamiklerini anlamak için fikir vermektedir. Bu üç ülke fosil yakıtlara bağımlı bir ekonomik sisteme sahip olan, bu bağımlılığı süren ya da azalmakta olan ülkelerdir.

Bu araştırmada, Türkiye’nin karbona dayalı bir ekonomik sistemden neden çıkamadığına dair farklı dinamiklerin araştırılması amacıyla Türkiye, Almanya ve Polonya’nın enerji sistemleri, geleceğe dair enerji politikaları ve perspektifleriyle küresel geçiş yönelimi karşısındaki tutumları birbirleriyle karşılaştırılmaktadır. Araştırma için üç ülkenin enerji politikalarına dair resmî belgeler, raporlar ve ilgili literatür incelenmiş, Almanya, Polonya ve İngiltere’den uzmanlarla konu hakkında yarı yapılandırılmış mülakatlar yapılmış, Türkiye’de bir grup enerji uzmanıyla açık uçlu toplu bir görüşme gerçekleştirilmiştir.

 

Karbon kilitlenmesi nedir? 

Karbon kilitlenmesi bir politika ataleti durumudur. Düşük karbonlu dönüşümün başlayamaması ya da devam ettirilememesi önemli bir tartışma konusudur, zira teknolojik sistemlerde olduğu kadar, sosyal, ekonomik ve kurumsal süreçlerde de değişim kaçınılmaz bir ihtiyaçtır. Düşük karbonlu sistemlere geçiş, iklim değişikliğiyle mücadele politikalarının ayrılmaz bir parçasıdır. Ancak, fosil yakıtlara bağımlılık sadece teknolojiyle ilgili olmadığı için uygulanabilir alternatiflerin mevcut olması sistemin değişebileceği anlamına gelmez.

Unruh, bu durumu “sanayi ekonomileri, teknolojik ve kurumsal düzeyde ölçeğe göre getirinin güdümlediği patika bağımlısı bir süreçte fosil yakıt temelli teknolojik sistemlerin içinde kilitlenmişlerdir” ifadesiyle vurgular. Seto vd tarafından yapılan bir diğer tanımda ise “teknoloji, kurum ve alışkanlıklardaki atalet, hem tek tek hem de karşılıklı olarak, karbon kilitlenmesi olarak bilinen ve başlangıç koşullarının, artan ekonomik ölçeğe göre getirinin ve toplumsal ve bireysel dinamiklerin düşük karbonlu alternatiflerin gelişim ve rekabetini engellediği patika bağımlısı bir süreçle, bu tür sistemik değişimlerin hızını sınırlandırır,” denmektedir. Diğer bir ifadeyle, karbon kilitlenmesi, teknolojik, ekonomik, siyasi ya da toplumsal etkenlerin yarattığı dezavantajların atmosfere yapılan karbon emisyonlarını artırdığı ya da emisyonları azaltmaya engel teşkil ettiği durumlarda meydana gelen bir patika bağımlılığı şeklidir. Burada dikkate değer nokta, patika bağımlılığı normatif olarak nötr olabilecekken, karbon kilitlenmesinin, düşük karbonlu bir toplum için arzu edilen sonucun önünde engel oluşturmasından dolayı, her zaman negatif bir terim olmasıdır.

Karbon kilitlenmesinin en çok tartışılan yönlerinden biri enerji sektöründe atıl konuma düşen varlıklar konusudur. Elektrik üretim, iletim ve dağıtım fiziksel altyapısı –esas olarak elektrik üretim santralleri, şebekeler, elektrik iletim hatları, vb.– uzun ömürlü olmaları beklentisi ile kurulmaktadır. Bir şirket bir enerji işine yatırım yaptığında, yatırım dönemi içinde kâr etmesi beklenmez, zira yatırım maliyetleri her zaman işletme gelirlerinden fazladır. Ancak gelirler yatırım sermayesini karşıladıktan ve kâr miktarı işletme ve bakım maliyetlerini geçmeye başladıktan sonra, yatırımcının beklentisi işin mümkün olduğu kadar uzun süre, yani fiziksel ömrünün sonuna kadar devam etmesidir. Eğer, kömürlü termik santraller yerine yenilenebilir enerjinin ön plana geçmesi durumunda olduğu gibi, yeni teknolojiler mevcut sanayi yerine norm haline gelir ve bu yatırımları fiziksel ömürleri tamamlamadan değişmeye zorlarsa, mevcut teknoloji atıl bir varlığa ya da batmış bir yatırıma dönüşebilir.

 

Karşılaştırmalı Bir Perspektifle Karbon Kilitlenmesi ve Engeller

Almanya’nın Enerji Sistemi ve Stratejisi

Almanya’nın dünya ekonomisindeki büyük payı, enerji sistemi ve sera gazı emisyonları ülkenin enerji dönüşümünün (Energiewende) uluslararası iklim ve enerji politikaları açısından büyük önem taşımasına neden olmaktadır. Ayrıca, Almanya’nın enerji yapısında yaşanan değişim düşük karbonlu bir ekonomiye geçiş ve karbon kilitlenmesinden kaçışın uygulanabilir bir örneğini oluşturmaktadır. Öte yandan, Almanya birçok zorlukla karşı karşıyadır. Kömürün elektrik üretimindeki payının yüksek olmaya devam etmesi ve ısınma ve ulaşım gibi diğer alanlarda karşılaşılan zorluklar, Almanya’nın hedeflerini tutturmasını zorlaştırmaktadır. Energiewende’nin temel amacı, Almanya’nın enerji politikalarını fosil yakıt ve nükleer temelli bir sistemden yenilenebilir enerji ve enerji verimliliğine dayalı düşük karbonlu bir sisteme doğru dönüştürmektir. Energiewende dört temel üzerine oturmaktadır: 2022’ye kadar nükleer santralleri kapatmak, iklim değişliğiyle mücadele etmek, enerji güvenliğini artırmak ve rekabet ve büyümeyi hedefleyerek sanayi politikalarını iyileştirmek.

Polonya’nın Enerji Sistemi ve Stratejisi

Polonya’nın enerji sistemi ve elektrik üretimi büyük ölçüde kömüre, özellikle de yerli kömüre bağımlıdır. Son on yıldaki yüzde 2,7’lik düşüşe rağmen, Avrupa Birliği’ndeki en büyük kömür (taş kömür ve linyit) üreticisidir ve 2016 yılında 52,3 milyon ton kömür üretimi yapmıştır. Polonya Avrupa’da çıkarılan taş kömürünün yüzde 72’sini üretmekte olup dünyada Avustralya’nın ardından, elektrik üretiminde en çok fosil yakıt kullanan ülkelerden biridir. Ayrıca Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) üye ülkeleri arasındaki sıralamada elektrik üretiminde en az yenilenebilir enerji kullanan altıncı ülkedir. Kömür, Polonya’da enerji üretiminin yüzde 79’unu ve toplam birincil enerji arzının yüzde 51’ini teşkil etmektedir. Polonya’da yenilenebilir enerji politikalarının gelişiminin büyük oranda kısa dönemli AB politikaları ile sınırlı olduğu görülmektedir. Polonya’da enerji sektörünün fosil yakıtlardan yenilenebilir enerjiye yönelik bir dönüşüm geçirmesine dair, 2030 ve 2050’ye yönelik orta ve uzun vadeli planlar da dahil olmak üzere, herhangi bir planı bulunmamaktadır.

Türkiye’nin Enerji Sistemi ve Stratejisi

Türkiye’nin enerji sistemi fosil yakıtlara, özellikle de doğal gaz ve kömüre dayalıdır. Elektrik üretiminin yüzde 34’ü doğal gazdan, yüzde 31’i kömürden, yüzde 24’ü hidrolik enerjiden, yüzde 6’sı rüzgârdan, yüzde 2’si jeotermal enerjiden ve yüzde 3’ü diğer kaynaklardan elde edilmektedir.

Türkiye’nin resmi enerji stratejisinin temelini enerji kaynağı ithalatını azaltmak oluşturmaktadır. Amaç, elektrik üretiminde kullanılan ithal doğal gaz ve kömürü azaltmak, yerli kömürle birlikte başta su olmak üzere rüzgâr ve güneş gibi yenilenebilir kaynakların payını attırmak olarak açıklanmaktadır. Öte yandan Türkiye’nin enerji üretiminde fosil yakıtların kullanımını azaltma gibi bir politikasının olmadığı, fosil yakıtlara verilen devlet desteğinin artarak devam etmesinden anlaşılabilir. Son yıllarda kömürün elektrik üretimindeki payı önemli ölçüde artmış olmasına rağmen, yerli kaynak kullanımında önemli bir artış gözlenmemiştir. Türkiye elektrik üretiminde yerli kömür kullanımını artırmayı hedeflerken, yeni yenilenebilir enerji tesislerini de artırmayı ve 2023’e kadar yenilenebilir kaynakların (hidro dahil) payını üçte birde tutmayı öngörmektedir. Halen elektrik üretiminde yenilenebilir kaynakların payı yüzde 32 civarında olduğu için yenilenebilir enerjide kapasite artışı hedeflenmekle birlikte yenilenebilir kaynakların üretimdeki payında artış öngörülmediği görülmektedir.

Enerji sektöründeki gelişmelere ve yaptığımız görüşmelerden edindiğimiz bilgi ve izlenimlere göre Türkiye giderek daha fazla karbon kilitlenmesi içine girmektedir. Polonya öteden beri karbon kilitlenmesi içinde olan ve bu durumu derinleştiren bir ülke görünümü vermektedir. Almanya ise karbon kilitlenmesinden çıkma yoluna girmiş, ancak son yıllarda bu süreç aksamış ve yavaşlamıştır. Hatta bazı yorumcular Almanya’nın da tekrar kilitlenmeye doğru gittiği görüşündedir. Yine de bu üç ülke arasında karbon kilitlenmesinden çıkma şansı en yüksek ülke Almanya olup, Polonya’nın oldukça dirençli olduğu görülmekte, Türkiye’nin ise iki ülkenin arasında bir konumda yer aldığı, kilitlenmeden çıkmak için oldukça fazla fırsata sahip olmasına rağmen bu şansı kullanmak için yeterli çaba göstermediği, hatta tam tersine sorunu derinleştirme yönünde politikalar izlediği gözlenmektedir. Türkiye muhtemelen bu nedenle önümüzdeki yıllarda daha fazla karbon kilitlenmesi içine girecektir.

Almanya, Polonya ve Türkiye’de düşük karbona geçişi mümkün kılan ve engelleyen ekonomik, sosyal ve politik faktörler birlikte değerlendirilerek altı başlıkta ele alınabilir:

  1. Almanya’nın, büyük bir sanayileşmiş ekonomi olduğu halde, düşük karbona geçiş politikalarında öncü rol oynamasının ve Energiewende’nin kalıcılaşıp toplumsal düzeyde kabul edilmesinin önde gelen nedeninin politik olduğu görülmektedir. Bütün uzmanlar Energiewende’nin arkasında öncelikle 1970’lerde başlayan nükleer karşıtlığının güçlü bir toplumsal hareket yaratmasının, bunun zamanla enerji konularını politik bir mesele haline getirmesinin ve alternatiflerin geliştirilerek bunların toplum nezdinde kabul görmesinin bulunduğunu vurgulamaktadırlar. Almanya’da Yeşiller Partisi’nin erken yıllarda Federal Parlamento’ya girmesi ve 1998-2005 yıllarında arasında kızıl-yeşil koalisyon hükümetinde yer aldığında da nükleerden çıkış ve Yenilenebilir Enerji Kanunu’nu öncelikli politikalar olarak uygulamaya koyması düşük karbona geçişi başlatan önemli bir etken olmuştur. Türkiye ve Polonya ise bu tür bir politik ortamdan yoksundur. Her iki ülkede de çevre ve enerji politikaları siyasetin önemli bir konusu değildir. Dahası her iki ülkede de yeşil siyasi partilerin siyasi yelpazede önemli bir yeri ve etkisi yoktur. Dolayısıyla ne Polonya’da ne de Türkiye’de, iklim değişikliği ya da düşük karbona geçiş seçim siyasetinin konusu haline gelebilmiştir. Yeşil politikanın gelişmemiş ve Almanya’dakine benzer siyasi koşulların oluşmamış olması siyasetin düşük karbonlu bir sisteme geçiş yönündeki olumlu etkisini engellemiş, bu da hem Polonya hem de Türkiye’de karbon kilitlenmesinin artmasına neden olmuştur.
  2. Karbon kilitlenmesini artıran politikalar her ülkede siyasi kazanç sağlayabilmektedir. Bu durumun en belirgin olduğu ülke Polonya’dır. Komünist rejim zamanında çok sayıda işçinin çalıştığı ve siyaseten güçlü olan kömür madenlerinde bugün 100 binden az işçi çalışsa da, kömür üretilen bölgeler hâlâ siyaset üzerinde büyük etkiye sahiptir. Almanya’da da kömür sendikalarının partiler, özellikle de Sosyal Demokrat Parti üzerinde belli bölgelerde önemli bir etkisi vardır ve bu durumun kömürden çıkış politikalarının gündeme gelmesini engelleyen faktörlerden birisi olduğu görülmektedir. Türkiye’de ise yerli kömürün hükümet tarafından işsizlikle mücadele için önemli olduğu gerekçesiyle savunulduğu, kömür madenlerinin ve termik santrallerin olduğu bölgelerde iş yaratma argümanıyla oy toplamak için kullanıldığı söylenebilir.
  3. Enerji üretiminin ve dağıtımının serbest piyasa kuralları içinde yapılmasının düşük karbonlu sisteme geçiş üzerinde kolaylaştırıcı bir etkisi olabilir. Bu durum özellikle Almanya ve Polonya’nın karşılaştırılmasında göze çarpmaktadır. Elektrik üretiminin bütünüyle devlet kontrolünde olduğu Polonya’da siyasetin belirleyici etkisi ekonominin etkisini geçmekte, kömür devlet teşvikiyle korunmaktadır. Hisselerinin büyük bölümü devletin elinde bulunan ve yöneticileri hükümet tarafından atanan enerji üreticisi şirketler siyasi kararlarla yerli kömür üretimini desteklemek zorunda bırakılmakta, özel sektör tarafından kurulacak yenilenebilir enerjinin önü aynı dinamiklerle bizzat devlet tarafından kesilmektedir. Türkiye’de ise enerji sektörünün özelleştirilmesi Polonya’nın çok ötesinde olsa da, bu durum devletin belirleyici etkisini ve kararlarda siyasi kaygıların rolünü yeterince azaltmamıştır.
  4. Enerji politikalarında dağıtık üretim ve küçük işletmelerin ya da kişilerin üretici olduğu modeller düşük karbonlu sisteme geçişi destekleyici yönde etkide bulunmaktadır. Almanya’da rüzgâr ve güneşten elektrik üreten tesislerin yarıya yakınına yurttaşların, geri kalanına da küçük birlik ve işletmelerin sahip olması, küçük çiftçilerin önemli bir pay ve etki sahibi olması Energiewende’nin yayılmasını ve daha fazla kabul görmesini sağlamıştır. Türkiye’de ise merkezi ve büyük tesisler sadece enerji alanında değil, bütün ekonomi politikalarında tercih edilmektedir. Merkezin etkisinin azaltılması ideolojik ve siyasi olarak tercih edilmeyen bir yaklaşımdır. Polonya da aynı şekilde komünist rejim döneminden beri devam eden bir anlayışla merkezi ve büyük yapılara öncelik vermeye, küçük ve dağıtık sistemleri gereksiz, hatta zararlı görmeye devam etmektedir.
  5. Almanya, düşük karbonlu sisteme geçiş için bilimin ve uzmanların olumlu yönde etkide bulunduğu bir örnek olmuştur. Yapılan ekonomik modelleme ve projeksiyon çalışmaları, yeni teknolojilerin geliştirilmesi, sivil toplum örgütlerinin, üniversitelerin ve düşünce kuruluşlarının çalışmaları, verilere dayalı politika önerilerinin hazırlanmasına ve bunların siyasi partiler tarafından savunularak zamanla hükümetler tarafından uygulanır hale gelmesine zemin hazırlamıştır. Polonya ve Türkiye örneklerinde ise uzmanların karışık bir rolü olduğu söylenebilir. Bir yandan ülke politikalarının belirlenmesinde bilim ve teknolojinin etkisi sınırlı iken, diğer yandan bu ülkelerde uzmanların yeniliği ve değişimi savunma yönünde etkileri olduğu kadar, yerleşik yapıyı sürdürme yönündeki etkilerinin de önemli rol oynadığı görülmektedir.
  6. Seçmen ve tüketici davranışlarının ve kullanıcı alışkanlıklarının düşük karbonlu sisteme geçiş politikalarına etkisi düşünüldüğünden fazla olabilir. Alman halkının otomobil kullanımı alışkanlıklarının, örneğin “güçlü Alman otomobillerinin” tıpkı bir zamanlar kömürde olduğu gibi Alman ulusal kimliğinin bir parçası olarak görülmesinin, önemli bir pay sahibi olduğu düşünülmektedir. Zira elektriğin hangi kaynaktan üretildiği nihai tüketicinin fark edebileceği bir şey olmadığı halde, otomobil doğrudan kişisel tercihleri işin içine sokan bir tüketim nesnesidir. Polonya’da ise elektriğin ancak kömür yakılarak üretilebileceği algısının olduğu, ayrıca kömürün bir ulusal kimlik ögesi olarak görüldüğü, en azından bazı kesimlerde ülkenin ekonomik bağımsızlığının sembolü olarak kabul edildiği anlaşılmaktadır. Benzer bir durum milliyetçiliğin siyasi uçları birleştirici ideolojik yapıştırıcı olarak kullanıldığı Türkiye için de geçerlidir. Kömür, bağımsızlık ve  dış güçlerin ülke üzerindeki etkisini engelleme aracı olarak sunulduğunda kabul edilmesi kolaylaşmaktadır. Almanya gibi Türkiye ve Polonya’da da başta seyahat, barınma ve ısınma olmak üzere tüketici davranışının belirleyici rol oynadığı durumlarda enerji kullanımına yönelik tutum genelde muhafazakâr yönde etkide bulunmaktadır.

 

Sonuç

Türkiye, hızla derinleşen karbon kilitlenmesinden kurtulmak için hâlâ önemli fırsatlara sahiptir. Toplam enerji tüketiminde fosil yakıt bağımlılığı yüksek olsa da özellikle elektrik üretimi ve ulaşım alanında gelişmekte olan bir ülke olmanın avantajlarını kullanabilir. Büyüyen elektrik üretimi alanında yenilenebilir enerji yönünde hızlı bir dönüşümü başarması büyük sanayileşmiş ülkelere göre çok daha kolaydır. Türkiye’nin yol ve inşaat sektörü de hızla büyümektedir ve düşük karbonlu sisteme dönüşüm yönünde politika değişiklikleriyle ulaşımdan ve binalardan kaynaklanan emisyonların azalması sağlanabilir. Türkiye kirletici gelişme yolunu atlayarak ekolojik sıçrama yapma şansına hâlâ sahiptir. Böyle bir siyasi tercih gelecekte büyük ekonomik kayıplara neden olacak karbon kilitlenmesinden kurtulmayı sağlayabilir. Bu yönde bir politika değişikliği işletmelerin de atıl varlıklar riskinden kurtulmaları açısından önemli bir fırsat yaratacaktır.