Ana sayfa Editör Elimizde Bir ...

Elimizde Bir Cumhuriyet Var, Eğer Koruyabilirseniz

PAYLAŞ
    Benjamin Franklin

    “Bir cumhuriyet Madam, eğer koruyabilirseniz”

    1787’de Amerika Birleşik Devletleri’nin Anayasası  üzerindeki çalışmalar sonunda bitmişti. Anayasa ertesi gün açıklanacaktı. Benjamin Franklin o gün anayasa çalışmalarından sonra Elizabeth Willing Powel’in evine ziyarete gitmişti.

    İçeriye girdiğinde Bayan Powel kendisine sorar:  “Sizi tekrar aramızda gördüğümüze sevindik Dr. Franklin, söyler misiniz elimizde ne var?” Benjamin Franklin bu soruya: “Bir cumhuriyet madam, eğer koruyabilirseniz” diye cevap verir…

    ABD’de demokrasi nereden nereye geldi?

    Başlangıçta ABD Cumhuriyeti’nde oy kullanma hakkı sadece gayrimenkul sahibi, Protestan ve beyaz erkeklere verilmiştir. 1971 yılında 18 yaş ve üzerindeki herkese oy kullanma hakkı verilmiş ve devamında da 1975’te de oy kullanmak için okuma yazma bilmek gerekliliği ortadan kaldırılmıştır.

    ABD’nin kuruluşu sırasında ülkede kölelik vardır. ABD’de kölelik uzun yıllar sonra 1865 yılında yasaklanır ancak günlük yaşamda ırk ayrımı devam eder. Bununlar birlikte ayrımcılığa karşı mücadele de devam eder. Sonunda Barack Obama 2008 yılında ABD’nin ilk siyah başkanı olarak seçilir.

    ABD’de ilk kadın başkan adayı 1872 yılında Eşit Haklar Partisi’nden Victoria Woodhull olmuştur. Ancak bir kadının adaylığı sandık memurları tarafından komik bulunmuş ve kendisine verilen oylar sayılmamıştır. ABD’de Cumhuriyetçi Parti ve Demokrat Parti dışındaki küçük partilerin kadın başkan adayları olmuştur, ancak küçük partilerden oldukları için hiçbirinin başkan seçilebilme ihtimali olmamıştır.

    ABD’de Cumhuriyetçi Parti’de başkanlık için birkaç kadın aday adayı olsa da hiçbiri Cumhuriyetçi Parti’nin başkan adayı olamamıştır. Demokrat Parti’de ise 2016 yılında Hillary Clinton başkan adayı olarak seçimlere girmiştir.

    Hillary Clinton’un karşısında ise bütün Müslümanları potansiyel terörist gibi gören, yabancı düşmanlığı yapan, Meksikalıları uyuşturucu kaçakçısı diye kötüleyen, kadınlar hakkında ileri geri konuşan cinsiyetçi bir adam olarak nam salan Donald Trump başkanlık yarşına girer. Beklenilmeyen gerçekleşir. Donald Trump ABD Başkanı seçilir. Dünya şoktadır. Benjamin Franklin’in “Bir cumhuriyet madam, eğer koruyabilirseniz” sözü üzerinden 229 yıl geçmiştir.

    ABD’de göçmenler sayesinde bugünlere gelmiş bir ülke olduğu halde Donald Trump seçim kampanyasında 2 milyon yabancıyı sınır dışı etmeyi vaat etmiş ve bu sayının 3 milyona yaklaşabileceğini açıklamıştır.

    Seçimler bittikten sonra Donald Trump ABD başkanı Barack Obama’yı ziyaret eder ve bu sırada eşi Melania Trump ise Michelle Obama ile görüşür. Michelle Obama görüşmede mor bir Narciso Rodriguez imzalı elbise giymeyi tercih eder. Narciso Rodriguez Kübalı göçmen bir ailenin oğlu olarak New Jersey’de doğmuştur. ABD’nin en meşhur modacılarından biri olan Rodriguez’in hayatı aynı zamanda bir başarı öyküsüdür. Michelle Obama bu kıyafet seçimiyle 3 milyona yakın yabancıyı sınır dışı etmeyi düşünen Donlad Trump’a ince bir mesaj göndermiştir.

    Dünyada birçok yerde gözlemlenen sağın yükselişi Donald Trump’ın başkan seçilmesiyle gücünü artırırken en azından ABD’de henüz tüm ümitler tükenmemiştir. Zira “Millenials” olarak adlandırılan 1978 yılından sonra doğmuş olanlar arasında yapılan anketlere göre bu genç nesil ağırlıklı olarak demokrat eğilimlidir. Gençler, özellikle “siyah hayatlar önemlidir” eylemlerinde başı çekmiştir. Demokratların 4 yıl sonra başkanlık seçimlerine iyi bir adayla girmesi ve genç nesli sandıklara getirebilmesi yeterlidir. Şöyle oturup üzerinde biraz düşünecek olursak, aslında Michelle Obama ne kadar iyi bir başkan adayı olurdu değil mi?

    Şimdi aynı hikayeye baştan başlamak istiyorum. Yalnız bu sefer biraz farklı anlatacağım.

    1787’de Amerika Birleşik Devletleri’nin Anayasası  üzerindeki çalışmalar sonunda bitmişti. Anayasa ertesi gün açıklanacaktı. Benjamin Franklin o gün anayasa çalışmalarından sonra Elizabeth Willing Powel’in evine ziyarete gtmişti.

    İçeriye girdiğinde Bayan Powel kendisine sorar:  “Sizi tekrar aramızda gördüğümüze sevindik Dr. Franklin, söyler misiniz elimizde ne var?” Benjamin Franklin bu soruya: “Bir cumhuriyet madam, eğer koruyabilirseniz” diye cevap verir.

    Bunun üzerine Bayan Powel  “İyi bir şeyi neden korumayalım Doktor Franklin?” diye sorar. “Çünkü” der Benjamin Franklin “her cumhuriyetin içinde insanların bir kez tadını alınca her zaman daha fazlasını isteyeceği bir malzeme vardır.

    Cumhuriyet:  Egemenliğin seçme hakkı olan vatandaşların elinde tuttuğu ve bunu hukuka ve vatandaşlara karşı sorumlu olan seçilmiş memurlarla kullandığı yönetim biçimi. Kaynak: Merriam Webster Sözlüğü (Burada bahsettiğimiz ABD Cumhuriyeti olduğu için Türk Dil Kurumu’nunkini değil, ABD kaynaklı sözlüğün tanımı esas alıyoruz.)

    Buradan anlaşılacağı üzere bir yönetimin cumhuriyet olabilmesi için gerekenleri şu şekilde sıralayabiliriz:

    1. Vatandaşların seçme hakkının bulunması.
    2. Seçilmişlerin hukuka ve vatandaşlara karşı sorumlu olması.

    Bu maddeleri biraz açacak olursak öncelikle vatandaşlar istediğine oy verebilmeli ve istemediğine de oy vermeyerek bir fark yaratabilmedir ki seçme hakkı vardır denebilsin. Eğer vatandaşlar sandığa giderek bir fark yaratamıyorsa seçme hakkı kağıt üzerindedir. Bu durumda da egemenlik seçmenin elinde değildir.

    İkinci maddedeki vatandaşlara karşı sorumluluk kısmı ise seçilmiş kişilerin vatandaşların çıkarlarını gözetmesi ancak aynı zamanda hukuka karşı da sorumlu olmasıdır. Yani seçilmişler vatandaşın çıkarlarını korumalıdır. Ancak  vatandaşların öyle istemesi veya bir başka sebeple hukuksuz bir işe de kalkışmamalıdır. Seçilmişler halka karşı başka bir yapının çıkarlarını savunmaları durumunda tekrar seçilmelerinin zor olacağını bilmelidir. Vatandaşın değil de başka bir yapının çıkarını savunuyor ve tekrar tekrar seçilebiliyorsa o zaman vatandaşa karşı bir sorumluluğu bulunduğundan da söz edemeyiz.

    Gözle görülen hükümetin ardında…

    Theodore Roosevelt

    1901-1909 yılları arasında ABD Başkanı olan Theodore Roosevelt 1913’te yayınlanan otobiyografisinin “Şirketlerin kontrol edilmesi ve yeni özgürlük ” adlı kısmında şöyle demiştir:

    “Gözle görünün hükümetin ardında halka karşı hiçbir sadakati ve sorumluluğu bulunmayan bir başka hükümet tahtta oturmaktadır. Devlet adamlarının birinci görevi bu görünmez hükümeti yoketmek ve bu çürümüş siyaset ve iş dünyası arasındaki kötülük ittifakını bozmaktır. Bu ülke halka aittir. Kaynakları, işleri, yasaları, kurumları halkın çıkarları için kullanılmalı, sürdürülmeli ve gerekirse uygun şekilde değiştirilmelidir.”

    Başka Roosevelt’in sözlerinden daha yüzyıl öncesinde ABD’de seçilmişlerin pek de halkın çıkarlarını gözetmediğini ve bir takım şirketlerin çıkarlarını üstün tuttuğunu anlıyoruz.  Benzer şekilde 1961 yılında ABD başkanlarından Dwight D. Eisenhower’ın da “Hükümet çevrelerinde ve mecliste askeri sanayi bileşkesinin etkilerinden korunmamız lazım” ifadesi bulunmaktadır.

    Seçkinler, çıkar grupları ve ortalama vatandaşlar

    Princeton Üniversitesi profesörlerinden Dr. Martin Gilens ve Northwestern Üniveritesi’nden Dr. Benjamin I. Page’in 2014 yılında yayınladıkları “Amerikan siyasetinin teorilerinin test edilmesi: Seçkinler, çıkar grupları ve ortalama vatandaşlar” adlı bilimsel çalışma alevli tartışmalara neden olmuştur.

    Testing Theories of American Politics: Elites, Interest Groups, and Average Citizens

    Çalışmada özet olarak ABD’de sıradan vatandaşların hükümet üzerinde hemen hemen hiçbir etkisinin bulunmadığı gösterilmiştir. Bir takım seçkinlerin ve özellikle iş dünyasını temsil eden çıkar gruplarının ABD hükümetleri üzerinde çok önemli miktarda etkiye sahip oldukları sonucuna varılmıştır. Çalışma 1981 – 2002 arasını kapsamakla beraber Dr. Gilens ellerindeki veriler izin verdiği kadar geriye giderek ABD’nin eski zamanlarına baktıklarında da aynı sonucu elde ettiklerini söylemiştir. Dr. Gilens’e göre elde veri bulunmayan ABD’nin ilk zamanlarında durum belki farklı olabilirdi ancak çok uzun zamandan beri durum böyledir.

    Yani seçilmişler vatandaştan yana değil ekonominin seçkinlerinin istediği şekilde davranıyorlar ve bu yaptıkları da yıllardan beri yanlarına kâr kalıyor. Bu durum birkaç tane vekilin yolsuzluğa karışmış olması gibi basit bir şekilde açıklanamaz, tam aksine çok daha derin ve sistemik bir sorun olduğunu gösterir.

    Biz halk ve geri kazanmak zorunda olduğumuz Cumhuriyet

    Harvard Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde profesör olan Dr. Lawrence Lessig ABD’de Kongre seçimlerine giren adayların aslında bu seçimden önce para bulma yarışına girdiklerini ve ancak bu yarışta çok başarılı olanların seçimlere girebildiğini ifade ediyor. Lessig’e göre istisnalar olmakla birlikte seçimleri genellikle daha fazla para harcayan aday kazanıyor. Bu nedenle seçilmişler tekrar seçilebilmeyi garantilemek için zamanlarının yüzde 30 ila yüzde 70’ini bir sonraki seçim için para bulmaya çalışarak geçiriyorlar. Ancak bu parayı halktan toplamıyorlar. Kayıtlara göre seçim kampanyalarına yüklü miktarda bağış yapanların sayısı 150 bin.  ABD’de yaklaşık 250 milyon seçmen bulunduğuna göre bağış yaparak kimin seçime gireceğini ve büyük ihtimalle de kimin kazanacağını belirleyenler nüfusun binde birinden daha azı oluyor. Böylelikle yasa yapıcıları belirleyenler bu seçkinler olduğundan bir sonraki seçimi garanti etmek isteyen seçilmişler de bunun sonucu olarak yaptıkları yasalarda çıkar gruplarının isteklerini gözetiyorlar. Aşağıda Lawrence Lessig’in bu konuda yaptığı etkileyici TED konuşmasını izleyebilirsiniz.

    Dr. Franklin’in “eğer koruyabilirseniz” dediği cumhuriyet zaten yıllar önce yerini bir çeşit seçkinler ve çıkar grupları oligarşisine terketmiştir. Aslında yönetim biçiminin cumhuriyet değil oligarşi ya da Dr. Gilens’in akademik tabiriyle “Seçkinlerin ekonomik hakimiyeti” sistemi, işler yolunda gittiği ve halkın ihtiyaçları büyük ölçüde karşılandığı sürece sorun edilmemiş ve bu sistem yüzyıldan fazladır devam etmiştir ve halen de sürmektedir. Ancak burada eşitsizliği daha da arttıran önemli bir faktör daha bulunuyor:

    Amerikan emperyalizminin ölümcül harcaması

    Emperyalizm: Bir devletin gücünü ve hakimiyetini doğrudan toprak elde ederek veya dolaylı olarak kullanarak yabancı toprakların siyaset ve ekonomisine etki ederek genişletmesi uygulaması

    By World Economic Forum from Cologny, Switzerland – Jeffrey D. Sachs – World Economic Forum on East Asia 2011, CC BY-SA 2.0, Link

    Columbia Üniversitesi’nden Dr. Jeffrey Sacsh’ın “The Fatal Expense of American Imperialism” “Amerikan emperyalizminin ölümcül harcaması” adlı makalesi ABD’nin emperyalist politikalarının yarattığı harcamaların bütçe üzerinde büyük yük oluşturduğunu anlatıyor. Benim de “ABD’nin Afganistan ve Irak Savaşlarının Maliyeti” adlı yazımda anlatmaya çalıştığım askeri harcamaların ABD’ye bir fayda sağlamadığı ve ülkenin artık bu yükü taşıyamadığını anlatıyor.

    Dr. Sacshs’a göre ABD’nin önünde iki seçenek bulunuyor: ABD bundan sonra NeoCon’ların dünya üzerinde tek kutuplu hakimiyet kurma projesini devam ettirebilir veya emperyalizmden vazgeçer ancak mevcut savunma gücünü korumaya devam eder.

    Eğer ABD NeoCon projesi doğrultusunda devam eder ve bir de buna ilave olarak Çin ile silahlanma yarışına girecek olursa Dr. Jeffrey Sacsh’a göre ABD, en fazla on ila yirmi yıl içinde kendini tüketecektir.

     

    Hillary ve Donald arkadaşken

    Şimdi dönüp bir de şu sorulara cevap arayalım: ABD’de kongre üzerinde bu kadar etkili olan seçkinler kimlerdir ve milyarder bir inşaatçı olan Donald Trump, parası ve şöhretiyle bu seçkinler klübünün doğal bir üyesi değil midir?

    ABD’nin en tehlikeli köşe yazarlarından “ateş saçlı alev makinası” lakaplı Maureen Dowd’un The New York Times’da çıkan “Hillary ve Donald Arkadaşken” adlı yazısı ABD’deki seçkinler kulübü hakkında çok çarpıcı bilgilerle doludur.

    Yazıda Bill Clinton’un iki dönem başkanlık yapması sayesinde seçkinler çevresine dahil olduğu fakat Trump’ın bu çevrede sevilmediği ve çok çabalasa da seçkinlerin arasına giremediği anlatılıyor. Ancak bir süre sonra Bill Clinton’ın gözden düşmesiyle New York’ta seçkinlerin gittiği golf klüplerine üye olarak kabul edilmediğinde bahsediliyor. Öyle kibirliler ki eski bir ABD başkanını dahi beğenip klübe üye olarak almıyorlar. Trump ise zaten seçkinler tarafından dışlanmış durumdadır.

    Ancak Trump ekonomik kriz sırasında icradan bir klüp satın alıyor, ne var ne yok hepsini yıkıp herşeyi yeniden yapıyor. Klübünü de Bill Clinton’un fotoğraflarıyla dolduruyor. 10 km ötede oturan Bill Clinton’da gelip üye oluyor. Böylelikle Trump bölgedeki dört prestijli golf klübünden birinin sahibi oluyor ve Bill Clinton ile golf oynayabiliyor.

    Öyleyse neden ben bu yazının başında sanki Trump’ın başkan seçilmesi neden kötü bir sonuçmuş gibi algılanabilecek bir giriş yaptım? Çünkü nasıl bir propaganda yapabildiklerini onların argümanları ve dillerini kullanmaya çalışarak göstermek istedim. Cumhuriyetin yerine oligarşik düzeni sürdürmeye çalışan seçkinler öylesine iyi düşünülmüş bir propaganda yürütüyorlar ki sanki kendileri cumhuriyeti savunuyormuş da Trump cumhuriyeti yıkmak istiyormuş gibi bir izlenim yaratıyorlar.

    Eğer seçkinlerin etkisinden bahsediyorsak bunun sadece parayla elde edilen bir güç olmadığını anlamalıyız. Medya ile, kredi derecelendirme kuruluşları ile, bir takım uluslararası endeksler ile ve hatta sanat ile elde edilen, kitleleri etkileyen bir güçten bahsediyoruz. CIA tarafından bir kısım sanatçıların ve medyanın nasıl etkilendiği ve maaşa bağlandığı zaten başlı başına ayrı bir yazı konusudur. İşte emperyalist oligarşinin nasıl kafa karışıklığı yaratabilecek güce sahip olduğunu belki biraz anlatabilmişimdir. Şimdi, girişte yazdığım yazıda şöyle devam edelim mi?

    Tarihte en çok kişiyi deport eden ABD başkanının eşiyle görüşen göçmen

    Seçimler bittikten sonra Donald Trump ABD başkanı Barack Obama’yı ziyaret eder ve bu sırada eşi Melania Trump ise Michelle Obama ile görüşür. Michelle Obama görüşmede mor bir Narciso Rodriguez imzalı elbise giymeyi tercih eder.

    The New York Times’da çıkan “Melania Trump Michelle Obama’yla buluştuğunda konuşmanın bir kısmını kıyafetleri yaptı” adlı yazıda Michelle Obama’nın Narcisco Rodriguez imzalı bir elbise giydiği anlatılıyor ve yukarıda bahsetmiş olduğum Rodriguez’in göçmenlikten gelen bir başarı hikayesinden bahsediliyor. Yazar burada “Bak, siz böyle insanları deport etmeyi düşünüyorsunuz ama Michelle Obama size Amerika’yı Amerika yapanların bu göçmenler olduğunu anlatıyor” demeye getiriyor. Yani burada Trump kötü Obama iyi adam oluyor. Oysa burada bahsedilmeyen gerçek, Barack Obama’nın ABD tarihinde en çok kişiyi deport eden başkan olduğudur. https://www.dhs.gov/immigration-statistics/yearbook Kendisi bir göçmen olan Melania Trump, tarihte en çok kişiyi deport eden ABD başkanının eşiyle görüşmüştür.

    Ayrıca Michelle Obama Narcisco Rodriguez giymeyi sever. Barack Obama’nın başkan seçildiği akşam yaptığı konuşma sırasında Michelle Obama kırmızı siyah bir Narcisco Rodriguez elbisesi giymiş ve çok eleştiri toplamıştı. O zamanlar Obama daha seçkinler tarafından devşirilmemiş ve reform yapacak biri olarak görünüyordu.

    Halk konfeksiyon giyer

    Emperyalist oligarşi Trump’a saldırarak başkanlığının meşruiyetini sorgulanır hale getirmek ve yıpratmak istiyor. Bunun yollarından biri de iktidardaki kişinin karısına saldırmak ve onun ne kadar çirkin, sakil vs olduğunu anlatmaktır. Söz konusu olan eski bir manken olan Melania Trump olunca saldırı da biraz daha yaratıcılık istiyor. Ancak oligarşi medyası bu alandaki en yetenekli kişileri istihdam ettiğinden bu sorunu şöyle aşmaya çalışmış:

    The New York Times, Hillary Clinton ve Michelle Obama’nın tasarımcılarla çalıştığını ve kıyafetlerinin özel olarak seçildiğini anlatmış. Hatta Ralph Lauren, Hillary Clinton’un imajını tasarlayan özel terzisiyimiş. Donald Trump’ın zaferini ilan ettiği akşam Melania Trump’ın da kıyafeti Ralph Lauren markaymış. Yalnız burada önemli bir fark bulunuyormuş. Melania Trump kıyafeti gidip dükkandan almış, kendisine özel diktirtmemiş. Burada da yazar adeta “seçkinler ve aristokratlar terzi tutar, halk konfeksiyon giyer” mesaj vermeye çalışıyor.  Bilmem daha fazla söze gerek var mı?

    Barack Obama başkanlık yarışına girdiğinde kitleleri harekete geçirmiş ve devrim yapacakmış gibi konuşmalar yapmıştı. Değişim isteyen seçmenler Obama’nın mitinglerinde saatlerce beklemişlerdi. Sonunda ne oldu? Obama başkan olduktan sonra devrimciliğini bir tarafa bıraktı. Mevcut düzenin adamı oldu. Donald Trump öyle olmayabilir. Zira seçkinler Obama’ya kapıyı açıp buyur dediler, o da aralarına katıldı. Oysa Trump kapıda bekletildi, başkanlık yarışı sırasında oligarşi medyasının yalanları ve saldırılarına maruz kaldı. Kalmaya da devam ediyor.

    Emperyalist oligarşi kolay pes etmeyecek

    Emperyalist oligarşi kolay pes etmeyecek. Kafaları karıştırmaya devam edecek. Yeşil Parti adayının oyların tekrar sayılmasını istemesi, seçimlere Rusya’nın siber saldırılarla müdahil olduğu iddiaları ve ABD’yi terk etmeleri istenen Rus diplomatlar olaylarının hepsi seçimlere gölge düşürmek ve Trump’ın başkanlığının meşruiyetini sorgulanır hale getirmek için tasarlanmış oyunun bir parçası.

    Oligarşi iki koldan saldıracaktır: Birincisi kendisi veya kabinesindekilerin çoğunluğunu devşirmek ve Obama gibi mevcut düzenin adamları haline getirmek olacaktır. Bu o kadar kolay olmayacaktır zira Trump politikacı kariyerine sahip değildir ve oligarşinin böyle birine sunabileceği fazla bir şey yoktur. Diğer yöntem ise yıpratmak ve pes etmesini sağlamaktır. Şu anda bu yöntemi uyguladıklarını görüyoruz.

    The Economist’in 19 Kasım 2016 tarihli sayısı “Yeni milliyetçilik” adlı manşetle yayınlandı. Kapakta ABD’nin kuruluş yıllarında İngiltere’ye karşı verilen bağımsızlık savaşın zamanındaki giysiler içinde Vladimir Putin, Donald Trump ve Nigel Farage görünüyor. Arka planda ressam Delacroix’nın ise Fransız İhtilali’nin sembolü olmuş “Özgürlük halka önderlik ediyor” adlı tablosuna gönderme yapılmış. Burada Marine Le Pen de elinde Fransız bayrağı tutan “Özgürlük” olarak gösterilmiş.

    The Economist, milliyetçiliği karikatürize ederek, gülünç ve modası geçmiş bir düşünce olarak göstermeye çalışıyor.  Bağımsızlık Bildirgesi’ni imzalayanlar Bağımsızlık Savaşı sırasında ağır bedeller ödediler. Kimi İngilizlerin eline esir düştü, kiminin oğlu öldürüldü. Birçoğunun evi İngilizler tarafından yakıldı ve malları mülkleri talan edildi. Delacroix’nın tablosundaki “Özgürlük” olarak sembolize edilen kadın aslında Anne Charlotte adında fakir bir çamaşırcıdır. Fransız İhtilali sırasında sokaklarda kardeşini ararken onun yerde çıplak halde yatan ölüsüyle karşılaşır. Kardeşinin tüfeğini alır ve onu öldürmüş olan İsviçreli paralı askerlere ateş etmeye başlar. Halk kralın paralı askerlerini püskürtür. İşte The Economist’in alay ettiği insanlar bunlardır.

    La Liberté guidant le peuple – Eugène Delacroix, Jean-Pol GRANDMONT illüstrasyonu

    O kadar iyi anlaşılıyoruz ki…

    Donald Trump’ın iktidara gelmesi başta ülkemiz olmak üzere Orta Doğu üzerindeki NeoCon planlarını ortadan kaldırabilecek mi? Bilmiyoruz. Ancak artık anlamamız gereken bir şey var. Brexit’ten, Donald Trump’tan ve Vladimir Putin’den nefret eden uluslararası güçlerin milliyetçiliğe tahammülü yok. Sonra diyoruz ki batı medyası neden bizi anlamıyor? Gerçekleri görmüyorlar mı diyoruz. Emin olun, hepsi her şeyin farkında, hatta bizim bildiğimizden de fazlasını biliyor olabilirler. Türkiye’ye saldırıları bilgisizlikten, yanlış anlamadan değil, tam aksine Türkiye’deki gelişmeleri çok iyi anlamış olduklarındandır.

    Yıllar önce Aziz Nesin, Ceviz Kabuğu’na konuk olduğunda Hulki Cevizoğlu, Aziz Nesin’in yurtdışında almış olduğu çok sayıda ödüle karşılık Türkiye’de sadece iki ödül aldığını söyler. Sonra da Aziz Nesin’e sorar: “Acaba siz yurtdışında Türkiye’den daha iyi mi anlaşılıyorsunuz?”

    Aziz Nesin ise hiç duraksamadan şu cevabı verir: “Hayır tam aksine ben Türkiye’de çok daha iyi anlaşılıyorum. O kadar iyi anlaşılıyorum ki bana sadece iki tane ödül vermişler. Hatta daha da iyi anlasalardı o iki ödülü de vermezlerdi”

    Tunç Şatıroğlu

PAYLAŞ